Haricilik, İslam Dünyasında ortaya çıkan ilk siyasi mezheptir. Sıffîn savaşındaki hakem olayının ardından Hz. Ali’nin ordusundan ayrılıp Harura’ya çekildikleri için kendilerine Harûrî de denilen bu grup, daha önce safında savaştıkları Ali’yi de kendilerine düşman olarak görmüşler ve onunla da savaşa tutuşmuşlardır. Hz. Ali onlara karşı Nehravan savaşını kazanıp, çoğunu tarih sahnesinden silmiş ise de kendisi de bir Harici suikastçısı İbn Mülcem tarafından canından olmaktan kurtulamamıştır. Başlangıçta çok sert ve katı bir siyaset izleyen Hariciler, kendileri gibi düşünmeyen ve onların yanında yer almayan tüm dindaşlarını düşman ilan etmişlerse de daha sonra kendi aralarında da görüş farklılıklarından dolayı birbirlerini tekfir edip, kan ve mallarını helal addetmekten de geri durmamışlardır.  Uzun bir süre hakim devletlerin ve sultanların baskısı altında kalan ve kendi içlerinde de her seferinde bölünme yaşayan ve siyasi birlik tesis etmekte merkezi iktidarlar kadar şanslı olamayan Hariciler zaman içerisinde aşırı görüşlerini ve kendilerinden olmayanlara şiddet uygulama politikasını kısmen veya tamamen terk ederek merkezden uzak bölgelerde özellikle Kuzey Afrika, Mağrip (Bugünkü Fas, Tunus, Cezair, Libya) ve Umman taraflarında irili ufaklı bir çok devlet kurmuşlardır. Bu devletler arasında Midr’arîler,  Rüstemîler ve Umman’ı sayabiliriz.

  1. Midrârîler Devleti (772-976)

Midrârîler (Benî Midrâr), Berberî Zenâte kabilesinin Miknâse koluna mensuptur; Benî Vâsûl olarak da bilinir. Kuzey Afrika’da Berberî Medgare (Matgara) kabilesi reisi Meysere’nin Emevîler’e karşı başlattığı Hâricî-Sufrî isyanlarına katılan Midrârîler, güneye doğru kaçıp bugünkü Fas şehrinin yaklaşık 300 km. güneyindeki ovaları yurt edindiler. Reisleri Ebü’l-Kâsım b. Semkû b. Vâsûl, burada Sicilmâse şehrinin temellerini attı (140/757). Kabileye mevâlîden Îsâ b. Mezyed (Yezîd) el-Esved reis olarak seçildi. Daha sonra halkın mallarını haksız olarak üzerine geçirdiği suçlamasıyla reislikten azledildi ve ölüm cezasına çarptırıldı. Ebü’l-Kasım yeniden idareyi ele aldı. (155/772) Midrârîler 976 yılına kadar Sicilmâse’de hüküm sürdüler.[1]

Ebü’l-Kasım b. Semkû’nun Medine’de Abdullah b. Abbas’ın mevlâsı İkrime el-Berberî’den ders okumuş bir âlimin oğlu veya Endülüslü bir demirci olduğu rivayet edilmektedir. Midrâr lakabıyla tanınmıştır. Ebü’l-Kāsım, mezhep farklılığına rağmen Sicilmâse’de hutbeyi Abbâsî Halifesi Ebû Ca‘fer el-Mansûr ve daha sonra Mehdî-Billâh adına okutarak Abbâsî hâkimiyetini tanımıştır. Öte yandan Midrârîler’in onun döneminde Hâricîliğin bölgedeki iki önemli kolu olan Sufriyye ile İbâzıyye’yi birleştiren bir anlayışı benimsedikleri kaydedilmektedir.[2]

Ebü’l-Kāsım b. Semkû’nun ölümünden (167/783-84) sonra yerine geçen oğlu Ebü’l-Vezîr İlyâs, 174/790 kardeşi Ebü’l-Muntasır (Ebü’l-Mansûr) I. Elyesa‘ tarafından tahttan indirildi. Midrârî emîrlerinin en güçlüsü sayılan I. Elyesa‘ otuz üç yıl süren saltanatı döneminde (791-824) emirliğin topraklarını batı yönünde Der‘a’ya kadar genişletti. Bölgede isyan eden Berberîler’i itaat altına alarak istikrarı sağladı. Der‘a madenlerinin gelirine beşte bir vergi koydu. 199/814 yılında Sicilmâse’yi dış tehlikelere karşı korumak için surları yeniletti. Ayrıca şehri genişletip kabileleri belirli mahallelere yerleştirdi. Bu sırada Sahrâ’da yaşayan bazı kabileler de Sicilmâse’ye geldiler. Bir ulucami ile köşkler ve idarî binaların inşa edildiği bu dönemde Sicilmâse İslâm mimarisinin önemli merkezlerinden biri haline geldi.

Ebü’l-Muntasır I. Elyesa‘ın 208/823 yılında vefatının ardından yerine bazı tarihçilerin hânedanın gerçek kurucusu kabul ettikleri, Midrâr lakabıyla tanınan oğlu Ebû Mâlik el-Muntasır geçti. Midrâr, Endülüs Emevîleri ve Tâhert’te hüküm süren Hâricî-İbâzî Rüstemîler’le iyi ilişkiler kurdu. Sufrîliği bırakarak İbâzîliği benimsedi ve Rüstemîler’in kurucusu Abdurrahman b. Rüstem’in kızıyla evlendi. Biri Abdurrahman’ın kızından, diğeri kabilesine mensup eşinden doğan iki oğluna da Meymûn adını veren Midrâr döneminde İbnü’r-Rüstemiyye ve İbnü’s-Sakıyye adıyla tanınan iki oğlu arasında üç yıl süren bir iktidar kavgası yaşandı. Midrâr’ın veliaht tayin ettiği, Abdurrahman’ın kızından olan İbnü’r-Rüstemiyye kısa bir süre sonra babasını tahttan indirdi. Miknâse liderleri, kabilecilik gayretiyle İbnü’r-Rüstemiyye’yi iktidardan uzaklaştırıp tahtı İbnü’s-Sakıyye’ye teklif ettiler. Ancak onun babasından çekinerek teklifi kabul etmemesi üzerine Midrâr’ı tekrar tahta oturttular. Midrâr 253/867 yılında ölünce yerine İbnü’s-Sakıyye geçti. 263/876 vefat eden İbnü’s-Sakıyye’nin yerine tahta oturan oğlu Muhammed hânedanın nüfuzunu Mağrib’in Sahrâ bölgesine doğru genişletti. 270/883 yılında ölen Muhammed’in ardından Midrârî tahtına amcası II. Elyesa‘ b. Muntasır çıktı.

Sicilmâse civarında ve Fas-Tilimsân şehirleri arasında kalan bölgede yaşayan Zenâte kabilelerini hâkimiyeti altına almayı düşünen II. Elyesa‘, bu kabilenin Medgare kolunun Sufrîliği terkedip Sünnî Endülüs Emevîleri’ne yaklaşması üzerine bundan vazgeçmek zorunda kaldı. II. Elyesa‘ın son zamanlarında Midrârîler Şiî Fâtımîler’in hâkimiyetine girdi. Kuzey Afrika’da İsmâilî davetini yürüten Ebû Abdullah eş-Şiî, Fâtımîler’in kurucusu Ubeydullah el-Mehdî’yi Kuzey Afrika’ya davet etmişti. Ubeydullah, oğlu Kâim-Biemrillâh el-Fâtımî’yi ve bazı adamlarını yanına alarak tâcir görünümünde bölgeye geldi. Şevval 292’de (Ağustos 905) Sicilmâse’ye ulaşan Ubeydullah el-Mehdî takdim ettiği hediyelerle II. Elyesa‘ın gönlünü kazanmayı başardı. Ancak Hâricî-İbâzî olmakla birlikte Abbâsîler’le iyi münasebetler içinde bulunan II. Elyesa‘, Ağlebî emîri ve Abbâsî halifesinin isteği üzerine Ubeydullah’ı ve oğlunu tutukladı. Bunu öğrenen Ebû Abdullah eş-Şiî, Kutâme’den teşkil ettiği ordunun başında İfrîkıye’den yola çıktı. Önce Tâhert’teki Rüstemîler’i itaat altına aldı, ardından 6 Zilhicce 296 (26 Ağustos 909) tarihinde Sicilmâse şehrini kuşattı. Aynı gün II. Elyesa‘ın kuvvetlerini yenerek Ubeydullah’ı ve Kâim-Biemrillâh’ı hapisten kurtardı. Beklenen imamın geldiğini söyleyerek bütün hak ve yetkilerini Ubeydullah’a devretti. Ubeydullah, Sicilmâse’de kaldığı kırk gün içinde halkının çoğunluğu Şiî olan Der‘a ve Sûs bölgelerinden gelen heyetleri kabul etti. Fâtımî askerleri tarafından yakalanıp hapse atılan II. Elyesa‘, Kâim-Biemrillâh sayesinde öldürülmekten kurtuldu; ancak hapiste iken ölüm orucunda açlıktan öldü.

Ebû Abdullah eş-Şiî, Sicilmâse’den ayrılırken İbrâhim b. Gâlib el-Mezâtî’yi vali tayin etmiş, yanında bir muhafız birliği bırakmıştı. Muhafızların azlığını fırsat bilen Midrârî liderleri, Şiîler’den hoşlanmayan halkın desteğiyle Fâtımî ordusunun ayrılmasından elli gün sonra çıkardıkları bir ayaklanma sırasında valiyi ve muhafızlarını öldürüp bölgeye tekrar hâkim oldular (Zilhicce 297/Ağustos 910). Bu olayın ardından Midrârî tahtına oturtulan Feth b. Meymûn’un iki yıl sonra ölmesi üzerine yerine kardeşi Ahmed b. Meymûn geçti. Onun saltanatının beşinci yılında Sicilmâse, Fâtımîler’in Tâhert valisi Mesâle b. Habbûs el-Miknâsî tarafından ikinci defa işgal edildi. Mesâle işgalin ardından Midrârî ailesinden Şiîliği benimseyen, Fâtımîler’e sadık bir kişiyi vali tayin etti. Ancak Ahmed b. Meymûn, gerçekleştirdiği bir isyanla Fâtımî valisini şehirden çıkarıp tahtına yeniden oturdu. Bunu duyan Mesâle bir ordu göndererek Sicilmâse’ye tekrar hâkim oldu (309/921); Ahmed b. Meymûn da bu sırada öldürüldü.

Fâtımî yöneticileri, Sicilmâse’yi üçüncü işgallerinden sonra şehre Şiî vali tayin etmeyip Midrârî hânedanına mensup Muhammed b. Sârû’yu valiliğe getirdiler. Onun ölümünün (321/933) ardından yerine oğlu Ebü’l-Muntasır Muhammed geçti. Mu‘tez unvanını alan Muhammed b. Sârû ve oğlu Ebü’l-Muntasır döneminde Midrârîler Bilâdüssûdan’ın batı bölgelerine giden ticaret yolunu da içine alan güney ticaret yollarının idaresini ellerine geçirdiler. İbn Havkal’e göre İfrîkıye, Fas, Endülüs, Sûs, Ağmât ve diğer merkezlerle Batı Sudan ülkeleri arasında Sicilmâse üzerinden gerçekleştirilen kervan ticaretinden ve diğer vergilerden elde edilen gelir 400.000 dinara ulaşmıştı. Bu meblağ bütün Mağrib’den toplanan verginin yarısına eşitti.[3]  Fâtımîler’e bağlı olarak on yıl Sicilmâse’yi yöneten Ebü’l-Muntasır’ın ölümünden sonra yerine on üç yaşındaki oğlu Semkû b. Muhammed el-Muntasır geçirildi.

Semkû el-Muntasır’ın kısa süren valiliğinde işler babaannesi tarafından yürütüldü. İki ay sonra İbn Vâsûl diye tanınan Muhammed b. Feth (Vâsûl b. Meymûn) bir isyanla yönetimi ele geçirip Semkû’yu hapse attı (331/943). Bu yıllarda Kuzey Afrika’da Endülüs Emevîleri ile Fâtımîler arasında devam etmekte olan iktidar mücadelesi çok şiddetlenmişti. Midrârî hânedanı da Emevî-Fâtımî mücadelesinin etki alanına girdi. Endülüs Emevî Devleti Hükümdarı III. Abdurrahman’ın Fâtımîler’e karşı isyancı Berberî kabilelerini desteklemesi kendisine bölgede büyük bir nüfuz kazandırmıştı. Bu bölgelerde yaşayan kabile ve hânedanlar ona tâbi oldu. Fâtımî hâkimiyetinden kurtulmak için teşebbüslerde bulunan Midrârîler de bu gelişmeden etkilendi.

Endülüs’te Asturia-Leon kuvvetlerine karşı müslümanların yenilmesiyle sonuçlanan Simancas savaşına katılan (11 Şevval 327 / 1 Ağustos 939) ve bu sayede yakından tanıma fırsatı bulduğu Endülüs Emevî Devleti yöneticileriyle dostane ilişkiler kuran İbn Vâsûl, Hâricî mezhebini terkedip Endülüs’te hâkim olan Mâlikî mezhebine girdi. Öte yandan hutbeleri Sünnî Abbâsî halifesi adına okutmaya başladı. İbn Vâsûl, bu uygulamayı on yıl boyunca sürdürdükten sonra 342/953 yılında halifeliğini ilân edip Emîrü’l-mü’minîn Şâkir Billâh (Lillâh) unvanıyla biat aldı ve Şâkiriyye denilen sikke kestirdi. Ancak onun bu hareketleri, kendilerine bağlı kaldıkları sürece Midrârîler’in mezhebine karışmayan Fâtımîler’i çok kızdırdı.

Kuzey Afrika’nın tamamını hâkimiyeti altına almak için harekete geçen Fâtımî Halifesi Muiz-Lidînillâh, 347/958’de ünlü kumandanlarından Cevher es-Sıkıllî’yi büyük bir ordunun başında bölgeye gönderdi. Cevher, Tâhert yakınlarında Endülüs’e bağlı kuvvetleri yendikten sonra Sicilmâse üzerine gitti. Cevher ile savaşı göze alamayan İbn Vâsûl, ailesi ve yakınlarıyla birlikte hazinelerini de alarak gizlice şehirden ayrılıp Tâskirât Kalesi’ne sığındı. Onun ayrılmasının ardından şehre giren Cevher ilk iş olarak Şâkiriyye’nin yerine yeni bir para bastırdı. Birkaç gün sonra durumu görmek için kıyafet değiştirip şehre girmeye çalışan İbn Vâsûl, Medgare kabilesinden bir kişi tarafından tanındı ve yakalanıp Cevher’e teslim edildi (347/958). İbn Vâsûl, Cevher tarafından zincire vurularak İfrîkıye’ye götürülüp Rakkâde’de hapse atıldı. Hapishanede Şiîliği kabul etmesi için yapılan şiddetli baskılara direndi ve orada öldü.

Sicilmâse halkı, Cevher’in Sicilmâse’den ayrılmasının ardından tayin ettiği valiyi öldürüp İbn Vâsûl tarafından tahttan indirilerek hapse atılan Semkû el-Muntasır’ı tekrar Midrârî emîri ilân etti. Ancak Semkû, kısa bir süre sonra Fâtımî halifesinin gönderdiği ordu tarafından bertaraf edilip yerine Fâtımî nüfuzunu tanıyan kardeşi Ebû Muhammed Abdullah b. Muhammed el-Mu‘tez Midrârî emirliğine getirildi (352/963). Endülüs Emevî halifesi adına hareket eden Mağrâve kabilesi emîri Hazrûn b. Fülfûl, Sicilmâse üzerine yürüyüp Ebû Muhammed el-Mu‘tezz’i öldürerek Midrârî hânedanına son verdi (366/976). Böylece Sicilmâse ve çevresi Endülüs Emevî Devleti’nin hâkimiyetine girmiş oldu.

  • Rüstemiler Devleti (777-909)

Cezairde hüküm süren Hariciler tarafından kurulmuş bir devlettir. Adını aslen İranlı olan Abdurrahman b. Rüstem’den almıştır. Rüstem’in oğlu Abdurrahman Kayrevan’daki eğitiminden sonra İbâzıyye mezhebiyle ilgili tahsilini tamamlamak için Basra’ya gitmiş ve beş yıl kadar Ebû Ubeyde Müslim b. Ebû Kerîme’den öğrenim görmüştür. Ebû Ubeyde, bir dâî olarak yetiştirdiği Abdurrahman’ın da içinde bulunduğu beş öğrencisini Kuzey Afrika’ya göndererek İbâzî davetini organize etmekle ve şartlar uygun olunca aralarından Ebü’l-Hattâb el-Meâfirî’nin başkanlığında bir İbâzî yönetimi kurmakla görevlendirdi. Onun tavsiyesiyle 140/757’de Trablus’ta Hevvâre ve Zenâte İbâzîleri’ne imam seçilen Ebü’l-Hattâb, Kayrevan’ı ele geçirince Abdurrahman b. Rüstem’i oraya vali tayin etti (141/758). Bu arada Ebü’l-Hattâb, Abbâsîler’e yenildi ve çok sayıda taraftarıyla birlikte öldürüldü (144/761). Abdurrahman ise bir grup İbâzî ile birlikte Abbâsîler’in eline geçen Kayrevan’dan Orta Mağrib’deki (Cezayir) Cebelicezzûl’e çekildi. Bu savaştan kurtulanların yanı sıra Tunus ve Trablus civarındaki İbâzîler’in önemli bir kısmı da onun etrafında toplandı. Daha sonra Trablus ve Cebelinefûse bölgesindeki İbâzîler’in başında Abbâsîler’e karşı büyük bir isyan başlatarak valiyi öldüren, ancak Tubne ve Kayrevan’ı ele geçirmesinin ardından yeni vali karşısında ağır bir yenilgiye uğrayıp çok sayıda taraftarıyla beraber öldürülen (155/772) Ebû Hâtim el-İbâzî el-Melzûzî’ye bağlı İbâzîler’in önemli bir kısmı da oraya sığındı. Böylece taraftarlarının sayısını ve gücünü iyice arttıran Abdurrahman, İbâzî-Berberî kabile reislerinin katıldığı bir toplantıda imam seçildi ve Rüstemîler Devleti’ni resmen kurmuş oldu (160/777). Daha sonra Cebelicezzûl’de Tâhert şehrini tesis etti ve burayı merkez yaptı. “Emîrü’l-mü’minîn” unvanını alan Abdurrahman’ın 171/787’de ölümüne kadar on bir yıl süren yönetim dönemi büyük ölçüde barış ve sükûn içinde geçti.

Abdurrahman’ın ölmeden önce, yerini alacak imamı seçme yetkisini oğlu Abdülvehhâb’ın da içinde bulunduğu altı kişilik bir şûraya havale etmesi üzerine bir ay süren toplantıların ardından Abdülvehhâb imamlığa getirildi. Bu seçim, İbâzıyye’nin imamın şûra yoluyla belirlenmesi gerektiği inancına rağmen emirliğin sona ermesine kadar uygulanan saltanatta veraset kuralının da başlangıcı oldu. 208/823’e kadar hüküm süren Abdülvehhâb’ın iktidar günleri her ne kadar devletin gücünü arttırdığı dönem ise de aynı zamanda birçok isyanın yaşandığı süreçtir. Bu isyanların en önemlisi, İbâzîler’in Abdülvehhâb’ın imâmetini kabul etmeyen Nükkârîler ve onun taraftarları olan Vehbîler arasında ikiye bölünmesiyle sonuçlanan isyandır. Tâhert’ten ayrılıp Küdyetünnükkâr denilen yerde toplanan Nükkârîler, Abdülvehhâb’a karşı savaş açtılar ve bir ara onun şehir dışında bulunmasını fırsat bilerek Tâhert’e saldırdılar, ancak Abdülvehhâb’ın oğlu Eflah karşısında ağır bir hezimete uğradılar. İçteki isyanları bastıran Abdülvehhâb, Ağlebîler’in Trablus’ta çok sayıda İbâzî’yi öldürmesini bir savaş sebebi saydı ve şehri kuşattı. Neticede iki taraf arasında Trablus ve sahil kesiminin Ağlebîler’de, iç bölgelerin Rüstemîler’de kalmasını öngören bir antlaşma imzalandı (196/812). Abdülvehhâb, bu antlaşmanın ardından Ağlebî egemenliğinde bulunan İbâzîler’in yoğun olduğu Kâbis ve civarını, daha sonra da Cerbe adasını topraklarına katmayı başardı. Abbâsîler’le ve onların hâkimiyetini tanıyan Ağlebîler’le mücadelesini devam ettirirken Endülüs Emevîleri ile dostane ilişkiler kurdu.

Abdülvehhâb’ın ölümünün ardından imam seçilen oğlu Ebû Saîd Eflah yaklaşık yarım asır süren yönetimi sırasında genelde babasının siyasetine sadık kaldı. Büyük bir kararlılıkla isyanları bastırdıktan sonra Abbâsîler’e karşı Endülüs Emevîleri’yle sağlanmış olan ittifakı devam ettirdi ve komşusu Ağlebîler’i sindirmeyi başardı. Kendisi de âlim olan Eflah ilim adamlarını korur, onlarla istişareye önem verirdi. Onun zamanında sağlanan sükûnet sayesinde ilmî hareket canlandı, ülkede tarım ve ticaret gelişti, refah seviyesi yükseldi, imar faaliyetleri arttı; dolayısıyla onun zamanı Rüstemîler’in içte gücünün doruğuna ulaştığı, dışta büyük itibar kazandığı bir dönem oldu.

Eflah’tan sonra imamlığa oğlu Ebû Bekir geçti (258/872). Eğlenceye düşkün ve zayıf iradeli bir kişi olan Ebû Bekir, yönetimi kayınbiraderi ve eniştesi Muhammed b. Arafe’ye bıraktı. Bu durum yönetimin içte ve dışta zayıflamasına yol açtı. Kanlı iç savaşların şiddetlendiği bir sırada, daha önce bir hac yolculuğu esnasında yakalanarak Bağdat’ta hapse atılan Eflah’ın diğer oğlu Ebü’l-Yakzân, Abbâsî yönetimi tarafından serbest bırakıldı. Ebü’l-Yakzân ülkesine dönünce Ebû Bekir, devlet yönetimini bu defa ona bırakarak nüfuzunu arttırmış olan Muhammed b. Arafe’yi bir suikastla ortadan kaldırdı. Onun intikamını almak isteyenlerin bir iç savaş başlatması üzerine kabile reisleri imamlığa Ebü’l-Yakzân’ın geçmesini kararlaştırdı ve Ebû Bekir bu kararı kabullenmek zorunda kaldı (260/874). Yedi yıl içerisinde devlette huzur ve sükûnu sağlayan Ebü’l-Yakzân, yirmi bir yıl süren imamlığının özellikle son dönemlerinde Rüstemîler’i tekrar eski güçlerine kavuşturdu. İç savaşların tahribatı giderildi; tarım ve ticarette canlılık sağlandı; Ağlebîler’e ve Mısır’da kurulan Tolunoğulları’na karşı başarılı bir mücadele verildi. Endülüs Emevîleri’yle iyi ilişkiler sürdürüldü. Dedesi Abdurrahman gibi âlim olan Ebü’l-Yakzân hükümdarlığın yanı sıra mescidde ders okuturdu.

Ebü’l-Yakzân’ın ölümünün ardından küçük oğlu Ebû Hâtim Yûsuf’a biat edildi (281/894). Ancak yaşının küçüklüğünden dolayı devletin yönetimi annesinin eline geçti ve ülke yeniden isyanlara sahne oldu. İmamlığının birinci yılında başşehri terketmek zorunda kalan Ebû Hâtim tahtını ancak dört yıl sonra geri alabildi (286/899). Onun ikinci imamlık dönemi de isyanlar ve Ağlebî saldırılarıyla geçti. Ebû Hâtim sonunda kardeşi Yakzân’ın oğullarından biri tarafından öldürüldü ve Yakzân imamlığını ilân etti (294/906). Fakat bir yandan karışıklıklar devam ederken diğer yandan İfrîkıye’de (Tunus) kurulan Şiî Fâtımîler dâîlerini ve ordularını Rüstemî ülkesine de göndermeye başladılar. Neticede Tâhert’e giren Fâtımî kumandanı Ebû Abdullah eş-Şiî, teslim olan Yakzân’ı ve yakınlarını öldürerek Cezayir’de 130 yıldan fazla hüküm süren Rüstemî hânedanını sona erdirdi (Şevval 296 / Temmuz 909). Arkasından Tâhert’i yağmalattı ve İbâzî kültürünün yazılı kaynaklarını ortadan kaldırmak için Ma‘sûme Kütüphanesi’ndeki 300.000 ciltten fazla olduğu rivayet edilen dinî eseri yaktırdı; matematik, tıp ve astronomi kitaplarını ise Mısır’a götürdü. Yakılan kitaplar arasında Rüstemî imamlarının telifleri de bulunuyordu.

Rüstemîler zamanında mescidlerin önemli birer ilim merkezi haline gelmesinin yanı sıra ülkenin her yerinde okullar açılmıştı. Ma‘sûme Kütüphanesi’nin yakılması bu dönemde yetişen âlimlerin çoğunu eserleriyle birlikte yok etti. Hânedandan olduğu bilinen âlim ve şair Nefûsî, İbâzî âlimlerinin biyografilerini içeren Ṭabaḳātü’l-meşâʾiḫ bi’l-Maġrib’in müellifi Dercînî, Aḫbârü’l-eʾimmeti’r-Rüstemiyyîn isimli kitabın yazarı İbnü’s-Sagīr, el-Müdevvene adlı eseriyle tanınan fakih Ebû Gānim ve Müsned sahibi Rebî‘ b. Habîb devrin tanınmış âlimleri arasındadır.[4]

  • Uman Devleti

Arap yarımadasının güneydoğu kesiminde yer alan; Kuzeyi, doğusu ve güneydoğusu bir hilâl şeklinde Uman körfezi ve Hint Okyanusu kıyılarıyla sınırlandırılmış Uman (Umman)’da, İslâm’ın ilk döneminde özellikle Ezd kabilesi mensupları Uman’ın idaresinde söz sahibi idiler. Hz. Ali’nin Halifelik mücadelesinde onun karşısında yer aldılar. Rivayete göre Nehrevan Savaşı’ndan (38/658) kurtulan iki Hâricî vasıtasıyla İbâzîliği benimsediler. Emeviler döneminde muhalefet hareketi başladı. Bu dönemde Uman, Irak genel valisinin tayin ettiği valiler tarafından yönetiliyordu. Emevîler uzun müddet Uman’a tam anlamıyla hâkim olamadılar. Halife Abdülmelik b. Mervân devrinde Benî Cülendâ’ya mensup Saîd ve Süleyman b. Abbâd, Emevîler’e karşı direndiler ve güçlükle itaat altına alındılar (75/694). Daha sonra tekrar ayaklanmaların görüldüğü bölge 86/705 yılında Haccâc b. Yûsuf es-Sekafî tarafından Emevîler’e bağlandı. Ancak 2/8. yüzyıldan itibaren İbâzîlik, Basra’dan gönderilen dâîler tarafından yayılmaya devam etti.

Hilâfetin Emevîler’den Abbâsîler’e geçiş döneminde Hadramut İbâzî imâmetinin ortadan kalkmasının (131/749) ardından Umanlılar yaklaşık 132/750 yılında benzer bir imâmeti bölgede tekrar kurdular ve Cülendâ b. Mes‘ûd’u imam seçtiler. Bağımsızlığını ilân eden Uman’a karşı yürüyen Hâzim b. Huzeyme et-Temîmî kumandasındaki Abbâsî ordusu Cülendâ b. Mes‘ûd’un imamlığına son verdi (134/751). Fakat Abbâsîler, Uman’da tam hâkimiyet kuramadı; zaman zaman kesintiye uğramakla birlikte bölge İbâzî imamları tarafından yönetilmeye devam etti. 177/794’de Nizvâ’da toplanan şûrada imam seçilen Ezd kabilesine mensup Muhammed b. Abdullah b. Affân bölgede ikinci İbâzî imamlığını kurdu. Özellikle Basra’dan gelen seçkin kişiler sayesinde Uman, İbâzîliğin en önemli merkezi oldu. 280/893’de Abbâsîler’in Bahreyn Valisi Muhammed b. Nûr, Nizvâ’yı itaat altına aldı. Bu dönem 320/932 yılında Ebü’l-Kāsım Saîd b. Abdullah’ın imam seçilmesine kadar devam etti.

Uman 318/930’de Bahreyn Karmatîleri’nin lideri Ebû Tâhir el-Cennâbî tarafından ele geçirildi. 943 yılında tekrar Abbâsî hâkimiyetine girmekle birlikte imamlar vasıtasıyla yönetildi. 356/967’de Büveyhîler’in ardından Selçuklular’ın hâkimiyetine geçti. Kirman Selçukluları’nın kurucusu Kavurd Bey, Hürmüz Emîri Bedr Îsâ’nın yardımıyla 1053-1062 yılları arasındaki bir tarihte gerçekleştirdiği deniz aşırı seferle bir mukavemetle karşılaşmadan Uman’ı zaptetti. Bağdat’ın kurulmasından itibaren Uman bir ticaret limanı olarak gelişme gösterdi. Uzakdoğu ve Doğu Afrika ile yapılan deniz ticaretinde Maskat her zaman önemli bir kavşak noktası oldu. Ancak zaman zaman tüccarların saldırılara mâruz kalması yüzünden ticaret kesintiye uğradı. Bir süre Nebhânîler’in hâkimiyetinde kalan Uman, 5/11. yüzyılın ilk yarısında Kays adasında hüküm süren Benî Kayser’in nüfuz alanına girdi. 627/1230’da Benî Kayser’i ortadan kaldıran Salgurlular, Portekiz işgaline kadar Uman’ı yönettiler. Portekizliler 1507’den itibaren Uman sahil şehirlerini ele geçirdiler. Memlük Sultanı Kansu Gavri’nin bölgeye gönderdiği donanma başarılı olamadı. Portekizliler’in Maskat ve civarından çıkarılması Umanlı Ya‘rubî hânedanı imamı Nâsır b. Mürşid döneminde gerçekleşebildi (1029/1620). Uman’da Ya‘rubî hânedanından Nâsır b. Mürşid (1615-1640) ve I. Seyf b. Sultân (1640-1679, 1692-1711) dönemlerinde Doğu Afrika’daki koloniler (Zengibar, Mombasa vb.) özerk bir yönetime kavuştular. Seyf’in ölümüyle Uman’da başlayan iç çekişmeler sonunda başa geçen II. Seyf b. Sultân’ın ölümünün (1156/1743) ardından Uman’da Ezd asıllı İmam Ahmed b. Saîd’in hâkimiyeti ele geçirmesiyle Bû Saîd hânedanı dönemi başladı. Günümüzde de Uman aynı hanedanlık tarafından yönetilmektedir.[5]


[1] İbrahim Harekat, “Midrârîler” Mad.,  DİA, C.30, s.14-16.

[2] Age., s.15.

[3] İbn Havkal, Sûretü’l-arz, Daru Mektebetül-Hayat, Lübnan 1992, s. 100.

[4] Nadir Özkuyumcu, “Rüstemîler” Mad, DİA, C.35, s.295-296.

[5] Bkz. Mustafa Bilge, “Bû Saîd Hanedânı” mad., DİA, C. 6, s.339-340; aynı yazar, “Uman” Mad., C.42, s.140-144.